OyunSeveriz – Flash Oyun Sitesi

Türkiye’nin En Geniş Flash Oyun Sitesi

O… Çocukları’ ile yeniden 12 Eylül’e

Posted by oyunseveriz on May 17, 2008

Darbenin acıları bir bir ortaya çıkarken, 12 Eylül filmlerin çoğalması hiç tesadüf değil. Son dönem filmlerden sonra ‘O… Çocukları’ ile yeniden 12 Eylül’ün acı günlerine gideceğiz

Olkan Özyurt’un haberi

Darbenin bıraktığı acılar bir bir ortaya çıkıyor. Sinemada 12 Eylül’le ilgili filmlerin çoğalması tesadüf değil. Çünkü toplum yakın tarihiyle hesaplaşmak ve ülkenin karanlık dönemlerinde yaşanan acı olayları öğrenmek istiyor. Ve filmler de buna bir şekilde vesile oluyor. ‘Babam ve Oğlum’, ‘Eve Dönüş’, ‘Beynelmilel’, ‘Zincirbozan’dan sonra ‘O… Çocukları’ ile yeniden 12 Eylül günlerine gidiyoruz.

Bir taraftan Ergenekon soruşturması, ‘günlükler’ derken gerçek hayatta ülkenin ‘darbe koşullarına hazırlandığı’ iddiaları diğer yandan özellikle filmler, diziler ya da kitaplar vesilesiyle eski darbelerin yeniden hem de kitlesel olarak hatırlanışı söz konusu. En son 12 Eylül Askeri Darbesi’ni yaşayan Türkiye’de bir şeyler değişiyor. En azından her 10 yılda bir darbe olur klişesini artık duymuyoruz. Bu değişimle birlikte de ciddi bir hesaplaşma istediği var.

‘Beynelmilel’in senaristi ve yönetmeni Sırrı Süreyya Önder, milyonlarca 12 Eylül mağdurundan biri olarak ‘darbecilerin’ yakasını bırakmıyor. Dün vizyona giren ‘O… Çocukları’yla onlardan ikinci kez hesap soruyor. Fakat bu sefer kadınların ve çocukların darbe günlerindeki çilesini anlatıyor. Filmin senaristi Önder ve oyuncularından Altan Erkekli ile hem filmi hem de darbe günlerini konuştuk.

‘O… Çocukları’ tekrar bize 12 Eylül Askeri Darbesi’ni hatırlattı. Siz bu darbenin ciddi mağdurlarından biri olarak senaryosunu yazdığınız iki filmle süreci didikliyorsunuz. Fakat son yıllarda toplumda bu darbeyle ve ülkenin yakın tarihiyle ilgili ciddi bir hesaplaşma algısı var. Ve genelde Türkiye üzerinde ciddi oyunlar oynandığına dair bir çıkarım yapılıyor. Siz sürece nasıl bakıyorsunuz?

Altan Erkekli: Şu anda Çin’deki deprem, Myanmar’daki kasırganın kaybettirdikleri gibi, Türkiye bir acı yaşadı. Edirne’den Ankara’ya Ardahan’a kadar her yer bir deprem gibiydi. İnsanlar öldü, işkenceler yapıldı, insanlar sakat kaldı, travma geçirdi, aileler dağıldı. Çocuklar annesini babasını kaybetti, sevgisiz büyümek zorunda kaldı. Kültür sanat hayatı, demokratik kitle örgütleri yok edildi. Bütün o yüreğinde demokrasiye, eşitliğe ve kardeşliğe ve barışa inananlar göçük altında kalmış gibiydi.

Sırrı Süreyya Önder: Şöyle bir hafıza tazeleyelim, 1978’den başlayarak tüm sosyalist siyasi örgütlenmeler bir faşist darbenin gelmekte olduğunu, gelirse neler olabileceğini ve bunun nerelerde organize edildiğini çok açık seçik anlattılar, duyurdular, tepki gösterdiler. Ama buna rağmen darbe yapıldı; çağına, ülkesine, insanına duyarlı ne kadar insan varsa toplanıp toplama kamplarına koyuldu ve bence büyük bir katliam yapıldı. O gün ne deniliyordu bir hatırlayalım, bunlar arşivlerde var. Amerika öncülüğündeki emperyalist sistem dünyada yeni bir yapılanmaya gidiyordu. ‘Yeşil Kuşak’ projesi olarak özetlenecek ve bugünkü Büyük Ortadoğu projesine kadar öngörülen bir yapılanma planlanıyordu. Bu projeleri demokrasinin işlediği ülkelere dayatmak mümkün değildi. Latin Amerika’dan başlayarak bir domino taşı etkisiyle bütün kritik ülkelerdeki yönetimler alaşağı edildi ve faşist askeri yönetimler iş başına getirildi. Türkiye, jeopolitik ve stratejik konumu nedeniyle bu projenin önemli ayaklarından biriydi. Bugün artık yapanların bile sahiplenmediği, bir askeri darbe organizasyonu ile mevcut siyasal sistem tasfiye edildi ve yerine halen bugün bile kılına dokunulamamış olan bir yapı getirildi.

Sırrı Bey, siz 12 Eylül yapılanmasının ana omurgasının hâlâ sağlam olduğunu düşünüyorsunuz.

Sırrı Süreyya Önder: Türkiye, demokratik sistem işliyor gibi gözüküyor ama buna aldanmamak gerek. Demokrasinin olmazsa olması halkın yönetime iştirak ediş biçimidir. Bunun en önemli ayağını da Seçim ve Siyasi Partiler Yasası oluşturur. Bizim Mussolini İtalya’sından bile geri bir yasamız var. Darbeyle birlikte yargı siyasal idarenin emrine verilmiştir. Şemdinli olayında savcının hiçbir güvencisi olmadığını gördük. Bundan fazla ideolojik resimler çizmeye gerek yok bence.

Peki bugün siyasal iktidar bile yargılanabiliyor. İktidar yargının siyasallaştığını iddia ediyor.

Sırrı Süreyya Önder: Bu ülkede yürütmenin muktedir olamayacağını son AK Parti örneğiyle gördük. AK Parti, rehin alınmış bir iktidardır. Bu rehinelik durumuna rıza gösterdiği her yerde muktedir oluyormuş gibi algılanıyor. Ne zaman bu rehinelik prosedürünü ihlal edecek bir hamle yapsa, daha büyük hükümdar emperyalist yapı dişini gösteriyor. Darbe böyle bir şey işte, gelip gitmez kalıcıdır. Darbe gelir tüm kurum ve kurallarıyla yerleşir. Tasfiye etmek için gerçekten sınıflar ittifakı, kararlı bir siyasal irade ve geniş bir kitle desteğine ihtiyacın vardır. Mesela darbeci generallerinden biri Amasya’da bir berberin oğludur ve ilkokuldan sonra devletin okullarında okumuştur. Fakat dünyanın en zengin generallerinden biri olarak sayılır. Fikri Sağlar ile Cüneyt Canver bunu araştırmak için Meclis’e önerge verdiler; fakat Milli Güvenlik Komisyonu tarafından tehdit edildiler. Darbe günlükleri ortaya çıkıyor. Bu günlükleri yazanların yargılanmalarının önünde hiçbir hukuki engel yok. Suç işlenilen fiillerin askerlikle alakası yok. Anayasal düzeni tağyir, tebdil ve ilgaya dönük bir teşebbüstür. Askeri İç Hizmetler Kanunu’nda anayasal düzeni tağyir, tebdil ve ilga edebilirsin gibi bir madde yok. Emekliler yargılansınlar. Onun yerine olayı ortaya çıkartan gazeteciyi yargılıyorsun. O da beraat ediyor. Peki bizi kim dövüyor!

12 Eylül filmlerinin kitleselleşmesi, siyasi dizilerin revaçta olması, döneme ilişkin kitaplara ilgi askeri darbeyle yüzleşmenin önünü açmakta ne kadar etkili oluyor?

Sırrı Süreyya Önder: Her şeyi engellersin ama soru sormayı engelleyemezsin. Her şey de bir soru sormakla başlar. Ülkemizde karanlık bir dönem var. Bu dönem nasıl olmuş? 80 öncesi başbakanlık, bakanlık yapan bütün adamları alıp toplama kamplarına tıkmışlar. Daha sonra onlar yeniden başbakan ya da bakan olmuş. Bir genç; çağına, ülkesine, insanına birazcık duyarlı ise şu soruyu sorar: Eğer bu adamlar suç işlemişse bugün ne işleri var? Değillerse o gün neden içeri atıldılar? İşte filmler, diziler, kitaplar bu soruların sorulmasına vesile olabiliyor. Yoksa bir sanat eserinin bir dönemle hesaplaşma yaratmasını ya da bir dönemi deşifre etmesini beklemek çok doğru değil. Dolayısıyla ne kadar çok iş o kadar çok soru.

Altan Erkekli: Ülke tarihini bilmek bir daha aynı şeylerin yaşanmamasını engeller diye düşünüyorum. İdeolojisi, siyasi görüşü ne olursa olsun, bu tür yüzleşmeler bizim tekrar düşünmemize vesile olacaktır. O dönem ülkenin muhalefeti ile iktidarı bir araya gelemiyordu. Gençlik dinlenmiyordu. Yani bunlar 12 Eylül sürecini tetikleyen nedenler oldu. Eğer diyalog kurulsaydı böyle olmazdı diye düşünüyorum. Her ideoloji kendi siyasi iktidarını dayatmaya çalıştı. Bugün de benzer durumlarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Benim umudum da oynadığımız filmler ya da dönemi anlatan diziler, kitaplar sayesinde bu dayatmaların çok iyi olmadığı sonucunu birilerinin görmesi gerektiği.

Peki o günleri yaşamalarına rağmen birtakım insanların hâlâ darbe çığırtkanlığı yaptığını görünce neler düşünüyorsunuz?

Sırrı Süreyya Önder: İçim sızlıyor. Daha içlerine sinen korkuyla hesaplaşmamışlar ki böyle bir söylem içerisine giriyorlar. Eğer inandığın gibi yaşamazsan bir müddet sonra yaşadığına inanırsın. Bunlar inandıkları gibi epeydir yaşayamadılar. Bunu her kesim için düşünebiliriz. Sosyalizme gönül vermişsin fakat bir sosyalist gibi yaşamıyorsun. Ya da Müslüman’sın, fakat dininin önerdiği gibi yaşayamıyorsun.

Altan Erkekli: Darbe sırasında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda bir tiyatro emekçisi olarak siperlerdeydim. Bir tiyatronun en büyük kaynağı seyircisidir. Ülkedeki bu kasırga ve depremin sonuçlarını herkes gibi ben de yaşadım ve tanıklık ettim. Şimdi tüm o acıları yaşayan insanların anısına ‘Eve Dönüş’ten sonra ‘O… Çocukları’yla kişisel olarak ikinci kez o yıllara tanıklık ediyorum. Ama ülkemin böyle kara günler yaşamaması adına, demokrasi için herkesin kendi ülke tarihlerini de bilmelerini istiyorum. Belki bilinirse bu çığırtkanlık da yapılmaz.

Genelde biz erkeklerin dramını izledik sinemada. Fakat siz darbenin en çok da kadınları vurduğunu söylüyorsunuz.

Sırrı Süreyya Önder: Organize olarak kadınları hedef almıyor ama hep altını çizdiğim gibi faşizmin dini, kitabı, Allah’ı, vicdanı ve ulusu yoktur ama cinsiyeti vardı. Erkektir ve tüm jargonunu erkek egemen bir yapı üzerine inşa eder. Erkek egemen kültür kadını baskılar. Ve zamanla da kadını erkekleştirir. Kadın bir anlamda vicdanın sesidir. Bunun için bu tür süreçlerde bu vicdan büyük yara alıyor. Latin Amerika diktatörlüklerini, hepsini kadınlar alaşağı etmiştir.

Altan Erkekli: Genç delikanlılar analarının bağırlarına taş bastırdılar. Onların şişen ayaklarını, yitirdikleri bilinçlerini tedavi etmek doktorlardan daha ziyade anaların işiydi. Gerçekten bu ülkede analar çok acı çekti.

 

 


 

Özgü Namal:
Darbe insanlara büyük acılar çektirdi

 

‘Beynelmilel’ ve ‘O… Çocukları’nın ortak özelliği 12 Eylül’ün yarattığı trajedileri anlatması. Yaş itibarıyla belki o süreci hatırlamasanız bile sonralarında darbeyle ilgili ne gibi bir fikriniz oluştu?

Açıkçası iki yaşındaydım 12 Eylül darbesi olduğunda. Hafızamda pek bir şey yok. Okuduklarım, izlediklerim, anne ve babamın anlattıklarından yola çıkarak bir fikir geliştirebildim. İnsanların büyük acılar çektiği bir dönem olduğunu düşünüyorum. Dünya üzerinde darbeler, savaşlar, göçler, sürgünler nedeniyle insanlar büyük acılar çekmişler. Ama bu acıları, trajedileri anlamak için illa o dönemi yaşamanız gerekmiyor. Eğer duyarlı bir insansanız ve dünya meseleleriyle ilgiliyseniz o insanların neler yaşadığını anlayabiliyorsunuz. 12 Eylül sürecinin büyük bir haksızlık olduğunu hissedebiliyorum. Binlerce insanın hayatı mahvolmuş, sönmüş, bunları düşününce tüylerim diken diken oluyor.

Sırrı Sürreya Önder, ‘O… Çocukları’nın ortaya çıkmasında sizin kendisini teşvik ettiğini söylüyor. ‘Beynelmilel’in setinde Türk sinemasında kadın merkezli hikâyelerin azlığından çok dert yanmışsınız…

Açıkçası böyle bir durum var. Kadın hikâyeleri sinemamızda çok az yer alıyor. Genelde erkek hikâyeleri yazılıyor. Bundan dert yanmıştım Sırrı’ya (Süreyya Önder). O da haklı buldu beni. Ve ortaya ‘O… Çocukları’nın senaryosu çıktı. Senaryoyu okuduğumda da hiç şaşırmadım. Çünkü o, ister çocuk, ister kadın isterse erkeği ele alsın mutlaka hayatın trajedisini anlatıyor. O, dünyaya uzak olduğunu düşündüğüm bir erkeğin kadınların dünyasını bu kadar iyi analiz etmesini, kadınların içerisinde bulunduğu dünyanın trajedisini bu kadar anlatmasını ancak üstün yetenekli olmakla açıklayabilirim. Sırrı’da da bu üstün yetenek var. Bunun için iyi ki teşvik etmişim diyorum.

‘Mutluluk’ ve ‘Beynelmilel’de Doğulu kadınları oynadınız. ‘O… Çocukları’nın canlandırdığınız Dona, İtalyan kökenli bir insan. Dona’nın gözünden Türkiye’ye baktığınız zaman neler görüyorsunuz?

Oyunculuğun en sevdiğim tarafı bu işte. Her şey olabiliyorsunuz. Dediğiniz gibi iki filmde Doğulu kadınları canlandırdım. Şimdi de Batılı bir kadını oynuyorum. Açıkçası bir Batılı gözüyle bu topraklara bakmam çok zor. Sonuçta bu topraklarda doğdum ve yaşıyorum. Doğu’daki yaşamları gördüm. Oradaki acıların ve trajedilerin çok farkında biri olarak Batılı bir gözle bakamıyorum. Çünkü Batılılar bizim yaşadıklarımızı biraz hafife alıyorlar.

Zaman – Cumartesi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: